Transatlantik: İran savaşında son durum | ABD-Çin ilişkileri | Almanya ve NATO

05.05.2026 medyascope.tv

5 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Bu hafta Washington'da sadece Ömer Taşpınar var. Ömer merhaba.
Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Gönül’ün Kenya'da safariye gittiğini söylüyorsun ama benim bildiğim kadarıyla, orada çok önemli bir toplantıya gitti. Ama yine de Kenya. Evet, onu gıyabında biraz da çekiştiririz artık. Ama önce savaşla başlayalım, hep bunu konuşuyoruz. Müzakere yok, ateşkes var. Dün Birleşik Arap Emirlikleri’ni rahatsız eden birtakım olaylar oldu. ABD, birtakım botları batırdığını söyledi. İran'ın bir planı olduğu, Trump'ın o plana itibar etmediği söyleniyor. Savaşa kaldığı yerden tekrar dönülebilir deniyor. Ne diyorsun, ne durumdayız?
Ömer Taşpınar: Diplomaside bir tıkanma olduğu kesin. Müzakere yok gibi gözüküyor şu anda ortada. İki tarafın önerdikleri arasında ciddi makas var. Son olarak Trump gene bir açıklama yaptı: “Bazı tekliflerle geliyorlar fakat içlerinde anlaşamıyorlar. İçeride çok karışık bir durum var Tahran'da” diyor. Zannediyorum Amerikan ve İsrail istihbaratıyla beraber baktığında, Tahran'da yekpare bir yapıdan çok, daha radikal konumda olan bir parlamento başkanı, Devrim Muhafızları’na organik bir şekilde bağlı, henüz hiçbir açıklama yapmayan, hayatta olup olmadığı bile belli olmayan, ama ciddi yaralı olduğu da varsayılan bir dini lider var: Mücteba Hamaney, Hamaney’in oğlu. Görüntü olarak İslami rejim devam ediyor, fakat biz radikalleşmiş olduğunu söylüyoruz hep. Amerika’daki algı, içeride bir kaos var ve tam ne yapacaklarını bilemiyorlar şeklinde. Dolayısıyla Amerika’ya getirdikleri teklifler de değişiyor, sabit bir durum yok. Fakat genel anlamda Hürmüz Körfezi’nde bir abluka durumunu devam ettirmek istiyor İran. Şu anda elindeki en büyük silah, dünya ekonomisini rehin almış olduğu Hürmüz Körfezi. Zaten dün orada olaylar oldu.
Nükleer görüşmelerde ise bir tıkanma var. Benim en son duyduğum, Amerika’nın 20 yılın altında bir moratoryumu pek istemediği, İran’ın ise bunu çok uzun gördüğü, 2015’tekine benzer bir anlaşmaya gitmek istediği. Hâlâ sivil olarak enerji konusunda kullanabileceği uranyum zenginleştirme projesine kâğıt üzerinde devam etmesi. Ama yoğun uranyum dediğimiz silaha gidebilecek uranyum konusunda tavizler vermeye eğilimli gözüküyor İran. Ama diplomaside bir tıkanma olduğu kesin. Pakistan’da görüşmeler yapılmadı, arabuluculuk yapılmıyor. O nedenle şu anda bütün soru, ‘’ateşkes devam ediyor mu etmiyor mu? Ve müzakerelerin olmadığı bir ortamda bu ateşkes ne kadar devam edebilir?’’ Burada Amerika’nın çıkarlarına bakmak lazım. Amerika’nın çıkarı, bir an evvel ekonomik olarak Hürmüz Körfezi’nin açılması. İran ise burayı abluka olarak tutmak istiyor. Amerika, askerî gücünü, özellikle deniz donanmasını hâlâ güçlü bir şekilde bölgede tutarak, ticari gemilere kendisi geçiş sağlamak istiyor. Helikopterlerle, kendi destroyerleriyle, gemileriyle geçiş sağlayabileceğini söylüyor. Sigorta şirketleriyle konuşuyor. Sigorta şirketlerine belirli garantiler vermeye çalışıyor. Fakat hâlâ 1,500-1,600 oranında ticari tanker hareket etmiyor. Dün sadece dört tane geçebilmiş. Bunlar da Amerika’nın koruması altında geçiyorlar. Ama İran bunlara füze ve dronlarla saldırdı, Amerika da karşılık verdi.  Dolaysısıyla, aslında normal şartlarda ateşkesin bittiğini söyleyebiliriz.
Fakat bu sabah Amerikan Savunma Bakanı Pete Hegseth, Genelkurmay Başkanı’nı da yanına alarak, “Biz savaşa dönme niyetinde değiliz” açıklamasını yaptı. Çünkü dün piyasalarda bir gerginlik oldu. Petrol fiyatları da arttı. Bu da önemli. Her ne kadar Birleşik Arap Emirlikleri’nin OPEC’ten çıkması Amerika’yı biraz rahatlatıyor olsa da, Amerika’nın bir çıkarı da tabii ki ekonomide, petrol fiyatlarında. Çünkü Birleşik Arap Emirlikleri daha çok petrol piyasaya sürmek istiyor ve bu, petrol fiyatlarını bir oranda düşürebilir. Eğer Hürmüz Körfezi abluka altında kalırsa bunun hiçbir anlamı olmayacak. Normalde buradan günde 160 gemi geçerken, dün sadece 4-5 tane geçebildi. Bunlar da Amerika’nın ciddi koruması altında geçti ama sonuçta ateş altında geçtiler. İran, “Ben buradaki ablukayı devam ettiriyorum” diyor. Amerika, “Ben askerî üstünlüğe sahibim. Gerekirse tankerleri korurum” diyor. Ama 1,600 tankeri korumasına, bunları birer birer geçirmesine imkân yok.
Bu arada Birleşik Arap Emirlikleri’nin İran’a karşı şahin politikası da devam ediyor. Onlar, en sert politika izlenmesi taraftarı. Bence Suudi Arabistan İran’ı daha diplomatik bir şekilde masaya çekmeye çalışabilir. Tabii ki Körfez içinde asıl arabuluculuğu yürüten ülke Umman. Ama Birleşik Arap Emirlikleri kesinlikle diyaloğa yanaşmıyor. Sert bir şekilde de Amerika’yla ve İsrail’le olan askerî ortaklığını derinleştirmeye çalışıyor. Daha fazla Patriot füzesi alarak daha ciddi bir korunma altına girmeye çalışıyor ve tabii ki çok yakın. Orada baktığımızda Umman’ın bir bölgesi var. Altında hemen Hürmüz Körfezi’nde, Birleşik Arap Emirlikleri var ve oradaki enerji santrallerinden bir tanesine misil geldi dün ve tabii ki zarar verdi. Birkaç misil daha atıldı. İran, Birleşik Arap Emirlikleri’ni hedef aldı. Normal şartlarda eğer Amerika savaşa dönmek isteseydi, dediğim gibi Pete Hegseth’in bugün “Savaşa geri dönüyoruz” diyebilmesi gerekirdi. Ama onun yerine Hegseth “Biz bunu geçici bir çatışma olarak görüyoruz. Burada savaşa dönmekten çok, tankerlere geçici bir koruma sağlamak istiyoruz. Hürmüz Körfezi’nin açılmasını istiyoruz. Bu arada Hürmüz Körfezi’nin açılması için de Çin’den destek bekliyoruz” dedi. Amerika’nın Çin’den destek beklemesi de ilginç bir gelişme.
Amerika’da “Biz petrolün çoğunu Körfez’den almıyoruz” mantığı var. Sonuçta Amerika kendisi petrol üreten, petrol aldığında da, daha çok Venezuela gibi yerlerden alan bir ülke. Zaten Venezuela’daki dinamikleri de değiştirdi. Dolayısıyla Trump yönetiminde “Biz Körfez’den gelen petrole muhtaç değiliz” söylemi var. Kim muhtaç? Avrupa, Çin ve Asya muhtaç. ‘’O zaman onlar askerî olarak bir omuz atsınlar bu meseleye. Gelsinler, ticari gemilerin geçişini onla sağlasınlar ve bir şekilde daha fazla askerî baskı kursunlar İran üzerine.  Pete Hegseth, Çin’den ve NATO’dan, Avrupa’dan destek beklediğini söyledi. Zaten Trump da sosyal medyada her attığı mesajda bunu söylüyor: “Burada dünyaya çok büyük iş düşüyor” diyor.
Dünyanın tepkisi nedir?  NATO’nun tepkisi belli. NATO, özellikle Fransa ve Almanya “Bu savaşı biz başlatmadık” diyor. Dolayısıyla, Avrupa ülkeleri oraya askerî bir giriş yapmakta hiçbir niyet göstermiyor. İngiltere biraz Trump’ın dümenine gitmek istiyor. Her zaman olduğu gibi, İngiltere-Amerika ilişkileri özel bir çerçevede ele alınmalı. Geçtiğimiz hafta da buraya Kral Charles geldi, onu da konuştuk. İngiltere Kralı’yla siyaset ve diplomasi konuşulması normalde protokollere aykırıyken, Trump, onları konuştuklarını ve Charles’ın Amerika’nın politikalarına destek verdiğini söyledi. Kral Charles’ın resmî açıklamalarında böyle bir şeyi yoktu. Ama dediğim gibi İngiltere Amerika’nın biraz daha suyuna gitmeye çalışıyor. Ama NATO’nun asıl güçlü ülkeleri, kesinlikle burada askerî bir yönteme başvurmak istemiyorlar ve Amerika’ya söylemleri “Bu savaşı sen başlattın” şeklinde. Hatta Almanya Şansölyesi Merz, birazdan konuşacağız. Amerika’nın bir stratejisi olmadığını söyledi ve başlattığı bu savaşı stratejisiz bir savaş olarak nitelendirdi. Trump da buna çok kızdı, Almanya’dan 5,000 asker çekti. Fakat asıl beklenti Çin’den. Amerika şu anda, Çin’in İran’a daha ciddi askerî ve ekonomik baskı yapmasını istiyor. İran’ın petrolünün %90’ını zaten Çin satın alıyor. Dolayısıyla asıl burada zararlı durumda olan Çin. Petrol fiyatlarının yükselmesinden de şikâyetçi. Dolayısıyla Pete Hegseth “Buraya askerî destek verin” dedi. Çin’in de bu konudaki politikası gayet açık. Hiçbir şekilde olayın askerî yöntemlerle bitirilemeyeceğini söylüyor. Bir an evvel diplomasiye giderek, Amerika’nın bu savaşa girmesini kınıyor.
Toparlamak gerekirse, ateşkes zar zor devam ediyor. Bazı ciddi çatışmalarla devam ediyor. Fakat Amerika’nın bu savaşa tekrar geri dönmeye niyeti yok. Ben öyle okuyorum. Trump’ın etrafındaki danışmanlar Trump’a muhtemelen “Bir an evvel burada bir çözüm bulalım, içerideki meselelere odaklanalım” diyor. Trump açısından içeride durum iyi gitmiyor. Kamuoyu yoklamalarına göre Trump’a ekonomideki destek oranı %30’lar civarında. Çok düşük bir oran. Trump’ı ara seçimlerde ciddi bir hezimet bekliyor olabilir. Bütün kamuoyu yoklamalarına göre, bu İran Savaşı, Amerika’da halkın %60-70’inin anlam vermediği, hatta Trump yönetimini gereksiz yere bu savaşa girdiği için suçladığı bir savaş. Dolayısıyla popüler bir savaş değil. Bence o nedenle, Amerika, tekrar topyekûn bir bombalamaya girişmemek için elinden geleni yapacak. Zira böyle olursa hem petrol fiyatları çok artacak hem de içeride Trump’ın işi daha da zorlaşacak.

Ruşen Çakır: Anlattıklarında iki tane husustan bahsettin, ikisini de ayrı ayrı başlık olarak ele almakta yarar var. Bir NATO, bir de Çin’le ilişki dedin. Ama önce NATO’dan gidelim. Bir Almanya sorunu var. Amerika, yani Trump Almanya’dan askerleri çekecek. Almanya’nın NATO’daki geleceği, aslında NATO’nun geleceği meselesi. Bunlar yine spekülatif olaylar mı yoksa gerçekten bir şeyler olma ihtimali var mı?
Ömer Taşpınar: Kesinlikle spekülatif değil. Spekülatif olan, Amerika’nın NATO’dan çıkma söylentileri. Trump bununla ilgili arada provokatif sosyal medya paylaşımları yapıyor. Fakat gerçekten şu anda NATO’da, NATO tarihindeki en ciddi krizlerden bir tanesi yaşanıyor. Amerika ile Avrupa müttefikleri arasında çok büyük bir uçurum var. Macron’la konuşmuyorlar artık. Fransa Başkanı’yla Trump arasında bir diyalog kalmadı gibi. Çünkü Macron çok sert açıklamalar yaptı. Avrupa’da, Trump’la ilişkilerde ‘’Trump’ın suyuna mı gidelim? Ona övgüler mi sunalım hep? Bir şekilde Trump’ı idare mi etmeye çalışalım yoksa Trump’ın anladığı dilden mi konuşalım? Daha sert mi konuşalım?” gibi sorular vardı. Tahmin ediyorum Macron bu ikinci gruba daha fazla girmeye karar verdi ve daha sert konuşuyor. İşin kötüsü Almanya da buna karar verdi. İşin kötüsü diyorum, çünkü bir bakıma özellikle Rusya konusunda Amerika’ya muhtaç durumdalar. Almanya da Merz’le beraber sert açıklamalar yapmaya başladı. Demin dediğim gibi, Trump’ı, bu savaşı başlatmakla ve daha önemlisi bu savaşı bitirecek bir stratejisinin olmayışıyla suçladı. Tam da, Trump Almanya’dan, Fransa’dan, İngiltere’den daha fazla askerî destek beklerken bunları söyledi. Bu Trump’ı çok sinirlendirdi ve hemen fevri bir şekilde, bu, Almanya için çok büyük bir cezaymış gibi “5,000 asker çekiyorum” dedi. Bunu yaparak aslında NATO’yu cezalandırıyor. Çünkü Almanya’da 36 bin Amerikan askeri var bildiğim kadarıyla. Bunların görevi, Rusya’yla daha ciddi bir çatışma olursa bir caydırıcı güç olarak bulunuyorlar.
Ukrayna’yla Rusya arasında devam eden bir savaş varken ve Rusya’yı caydırmak, NATO’nun en önemli stratejik operasyonel yükümlülüğüyken, Trump’ın böyle bir sinyal vermesi, NATO’yu zayıflatmak için “asker çekiyoruz” demesi, NATO’da bir kriz olduğunu gösteriyor ve bu kriz iki nedenle bizi çok yakından ilgilendiriyor. Her şeyden önce Türkiye bir NATO üyesi ve Türkiye, Erdoğan’la beraber o birinci stratejiyi, yani Trump’ın suyuna gitme, Trump’la kavga etmeme, Trump’ı suçlamama stratejisini izliyor ve çok dikkatli bir şekilde bunu yapıyor Türkiye. Çünkü Trump’la Erdoğan arasındaki ilişkileri iyi tutmak istiyor. Bence Türkiye’deki siyasi akıl bu. Türk-Amerikan ilişkilerinde Biden sonrası iyi bir dönem yakalandı. Bunu bozmak istemiyor Türkiye.
İkincisi, temmuz ayında Ankara’da NATO’nun büyük zirvesi yapılacak.  NATO zirveleri, benim bildiğim 2-3 yılda bir yapılan, normalde stratejik konseptlerin ortaya çıktığı, ciddi tartışmaların olduğu, NATO’nun geleceği ile ilgili önemli kararların alındığı zirveler. Bu NATO zirvesi Ankara’da krizli bir zirve olacak. Trump’la, Merz ve Macron arasında ciddi kopuşların yaşanabileceği, Trump’ın masadan kalkabileceği, NATO’dan daha fazla asker çekme riskinin olduğu bir zirveye doğru gidiyoruz. Türk diplomasisi, Ankara’da yapılacak NATO zirvesinde bir bakıma hasar ve kriz yönetimi içine girmek zorunda kalacak ve gidişat şu anda hiç de iyi değil. Dediğim gibi, Almanya ile başlayan bir kriz var. Trump zaten Macron’la konuşmuyor. Merz’le de artık kolay kolay tekrar eski hâline dönmeyecek. Merz daha birkaç hafta önce Washington’daydı ve bir şekilde idare etmeye çalışıyordu. Macaristan’da Orban da kaybetti seçimleri. Macaristan NATO üyesi ve Rusya’yı destekleyen bir ülkeydi. Macaristan’ın çıkmış olması, daha Avrupa Birliği’ne yakın bir politika izlemesi de Trump açısından NATO’da bir kayıp.
Bence, tarihe baktığımızda, bu İran Savaşı, Ortadoğu’da olanlar, NATO’yu en güçlü olması gerektiği dönemde zayıflattı. Çünkü tekrar ediyorum, Avrupa’nın ortasında hâlâ devam eden bir savaş var. Ukrayna bir şekilde desteğe muhtaç. Bundan bir yıl önce Amerika’da Kongre 400 milyon dolarlık askerî yardım kararı almış olmasına rağmen, Trump yönetimi bu 400 milyon dolarlık yatırımı yapmıyor, silah yollamıyor. Dolayısıyla Avrupa’ya çok iş düşüyor ve Avrupa’nın artık kendi ayakları üzerinde durması gerekecek. Savunma konusunda kendi ayakları üzerinde durması için de Avrupa’nın çok ciddi bir şekilde oturup ‘’NATO ile ilişkiler nerede? NATO’ya alternatif olarak neler yapabiliriz? NATO içinden bazı güçleri biz kullanabilir miyiz?’’ tartışmalarına girmesi gerekiyor. Bu tartışmaların tam merkezinde de Türkiye var. O nedenle Türk kamuoyu, geçtiğimiz haftalarda Avrupa Komisyonu’ndan, Ursula von der Leyen’den gelen açıklamaları, ciddi olarak tartıştı. Tam tersine bir gelişme beklerken, Avrupa’nın Türkiye konusunda daha kucaklayıcı, daha yumuşak açıklamalar yapması beklenirken Avrupa’da Türkiye’ye karşı hâlâ böyle bir hava var. Bakalım NATO zirvesi bunları değiştirebilecek mi, ben merakla bekliyorum. Umarım temmuz ayında NATO konusunda Ankara’da bir kriz patlamaz.

Ruşen Çakır: Çin meselesine gelelim. ABD-Çin zirvesi mi olacak bugünlerde?
Ömer Taşpınar: Evet.

Ruşen Çakır: Sen biraz önce savaşla ilgili olarak, Trump’ın Çin’den destek istediğini söyledin ama Çin’le çok ciddi meseleleri var. Aslında bu sadece Trump’ın meselesi de değildi. Biden zamanında da vardı, ama biraz Ukrayna Savaşı’nın gölgesinde kalmıştı. İki tarafın, bu ABD-Çin rekabetini -rekabet hep olacak da gerginliğini diyeli, gerginliği azaltma ihtimalleri var mı, yoksa anlamsız bir buluşma mı olacak?
Ömer Taşpınar: Anlamsız bir buluşma olmayacak. Mayıs ayında yapılacak bu zirve. Tahmin ediyorum Trump’ın Pekin’e gitmesi planlanıyor. Normalde mart ayında yapılacaktı, ertelendi. İptal edilmedi. Mart’ta, İran’da yoğunlaşan savaş nedeniyle, Amerika zirveyi erteledi. Trump gitmeyeceğini açıkladı ve Şi Cinping’le Trump arasında 14-15 Mayıs tarihlerinde çok önemli bir zirve olacak. Çok güzel söyledin, evet, rekabet yapısal olarak devam ediyor. Yapısal diyorum, çünkü Amerika Irak’tan ve Afganistan’dan çekildiğinden beri, yani Ortadoğu’dan uzaklaştığından beri, bu Asya-Pasifik bölgesine askerî, stratejik, diplomatik, ekonomik olarak daha ciddi odaklanmak istiyor. Ben de askerî akademide ders verirken bunu görüyorum. Aslında yaklaşık 4-5 yıldan beri bütün tartışmalar Çin üzerine dönmeye başladı: Çin’le rekabet, askerî rekabet, ekonomik rekabet, Çin’le Afrika’da rekabet, Çin’in Latin Amerika politikası… Bunlar Amerika için en önemli konular. Fakat bu Ortadoğu meselesi, sürekli olarak Amerika’nın Asya-Pasifik bölgesine odaklanmasını engelliyor. Trump yönetiminin kendi hatası. Bu savaşa girmemesi ve Çin’le ilişkileri ön planda tutması gerekiyordu. Ama Trump yönetimi iki hata yapıyor bence. Bir tanesi, etki bölgelerine bölüyor dünyayı. Trump yönetiminin, Beyaz Saray’ın geçtiğimiz yıl yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesine baktığımızda, ‘’Amerika için en önemli bölge Asya-Pasifik’’ denmesi beklenirken “Amerika için en önemli bölge, Batı Yarımküre” dedi. “Western Hemisphere” dedikleri, tarihî Monroe Doktrini ’ne kadar giden, Amerika’nın bütün kıta üzerinde ve Latin Amerika üzerinde kendini egemen güç olarak görmesi ve burayı önemsediğini söylemesi.
Bu strateji belgesi Çin’den çok bahsetmedi. Herkes, ‘’Çin’le yapısal bir rekabet varken, niye bu belge daha çok Latin Amerika’yı, Batı Yarımküreyi ön plana alıyor?’’ diye şaşırdı. Benim tahminim Trump Şi Cinping’le oturup bir anlaşma yapmak istiyor. “Siz bu Tayvan meselesine ciddi olarak askerî yöntemlerle girmeyin. Biz de Endonezya, Filipinler politikalarınızda, biraz daha sizin etki alanınızı kabul edelim” şeklinde bir yaklaşımda olacağını tahmin ediyorum. Çünkü şu anda Amerika ve Trump yönetimi dünyayı etki alanlarına ayırıyor. Rusya’nın bir etki alanı olabilir. Baltıklar, Doğu Avrupa, Ukrayna, Rusya’nın etki alanıdır. ‘’Bu, meşru bir etki alanıdır Rusya için’’ bakışı içinde. Her ne kadar bunu bu netlikte, bu şeffaflıkta telaffuz etmiyor olsa da, Rusya’nın büyük bir güç olarak bir etki alanı olduğunu kabul ediyor gibi. Zaten o yüzden Trump Ukrayna konusunda isteksiz. Çin’in de bir etki alanı olacak. Çin’in etki alanı tabii ki Güney Çin Denizi dediğimiz bölge. Burada Çin’in, Kuzey Kore, Filipinler üzerinde, genelde Endonezya, Malezya’ya kadar yayılan bir yerde hem ekonomik hem stratejik hem askerî etkinlik ve güç alanı olabilir. Bu meşrudur.
Ama Amerika’nın burada en sorunlu kırmızı çizgisi Tayvan. Tayvan konusunda Trump ne yapmak istiyor, o soru işareti. Çünkü Çin için etki alanı dediğimizde akla ilk gelen, Filipinler’den ve Endonezya’dan önce, tabii ki Tayvan. Tayvan’ı kendi toprağı olarak gören bir resmî politikası var. Trump’ın Şi Cinping’le bunları konuşması gerekiyor. ‘’Tayvan meselesini ekonomik, askerî ve siyasi boyutları birbirinden ayırarak nasıl tek tek değerlendirebiliriz? Tayvan nedeniyle bir savaş yaşamayalım’’ politikasını düşünmesi gerekiyor. Ekonomik konuları konuşması gerekiyor. Bir ticaret savaşı var. Yapay zekâ konusunda çok ciddi bir rekabet var, orada belirli kuralların oturtulması gerekiyor. Endüstriyel espiyonaj konusunda, Çin şirketlerinin, Amerika’da, Silikon Vadisi’nde öğrencileri var. On binlerce Çinli öğrenci var. Bunların durumunu ve genelde Çin-Amerika ilişkilerinde savaşsız ama rekabetin belirli kurallar çerçevesinde devam edebildiği bir dönemi oturtması gerekiyor Trump’ın. Bunları konuşmak için Şi Cinping’le görüşmek istiyor. Tabii ki Şi Cinping’in eli daha güçlü şu anda. Çünkü Amerika, İran’da bir bataklığa saplanmış durumda. Yani İran’da, Ortadoğu’da, gene gereksiz bir yere, elzem olmayan nedenlerle… Çünkü varoluşsal nedenler değil bunlar. İran’la savaş konusunda Amerika’nın çok ciddi çıkarları yoktu. Biraz İsrail’in suyuna giderek, Amerika kendini İran’la bir savaş içinde buldu ve bu, Amerika’yı çok derinden etkiliyor.
Çin bundan memnun mu? Bir açıdan memnun. Çünkü Amerika’nın, Tayvan’la veya bu bölgeyle, kendisiyle rekabetten çok, burada kendini ekonomik olarak, stratejik olarak, askerî olarak bir bataklıkta bulması Çin’i memnun ediyor. Üstelik de Amerika’nın askerî kapasitesini görebiliyor. Ama Çin’in memnun olmadığı bir konu, petrol fiyatlarının 120 dolara çıkmış olması. Çin, her ne kadar elektrikli arabalara, alternatif enerjiye yatırım yapmış olsa da, hâlâ petrole bağımlı bir ekonomi ve İran’dan çok ucuza, dünya kadar petrol alıyordu, İran’ın petrolünün %90’ını Çin alıyordu. Bu açıdan da memnun değil. O yüzden, Çin bir şekilde Birleşmiş Milletleri masaya çekerek, Birleşmiş Milletler çerçevesinde İran’la bir anlaşmaya gidilmesini istiyor. Ben o konunun da önümüzdeki günlerdeki zirvede konuşulacağını tahmin ediyorum. O açıdan baktığımızda, Amerika-Çin ilişkileri için önemli bir zirve olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Hem ticari konuların hem Ortadoğu’nun hem Çin’in bölgesinin konuşulduğu bir zirve olacak.
Son olarak da şunu söyleyeyim: Rusya, Amerika, Çin, dünyayı etki alanlarına böldüklerinde, en önemli etki alanlarından bir tanesi, şu anda Gönül’ün bulunduğu Afrika kıtası. Afrika’da kim daha güçlü olacak? Afrika kimin etki alanı?

Ruşen Çakır: Ömer, Afrika’da kim var? Şu anda Gönül Tol var.
Ömer Taşpınar: Evet, zaten onu dedim, Gönül’ün olduğu yer. Gönül haftaya döndüğünde onun izlenimlerini de paylaşırız. Yani Afrika’da ne oluyor ne bitiyor? Afrika nasıl batıyor? Gönül’ün gittiği konferans, Afrika Boynuzu dediğimiz “Horn of Africa,” yani Sudan’ı, Somali’yi, Etiyopya’yı, Kenya’yı kapsayan Doğu Afrika bölgesi. Orada hem Ortadoğu’dan güçler; Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Türkiye, Katar arasında rekabet var. Hem Çin çok ciddi olarak bölgeye girmiş durumda. Afrika geneline baktığımızda Afrika çok önemli bir kıta Amerika ve Çin açısından. Çünkü yeraltı zenginlikleri, nadir madenler dediğimiz, yapay zekâ için, elektrikli arabalar ve piller için kullanılan lityum gibi minerallerin olduğu toprak altı zenginliklerin olduğu bir kıta. Yine 19. yüzyıl türü bir neo-emperyalizme mi gidiyoruz? Yani büyük güçlerin Afrika’yı sömüreceği bir dünyaya mı gidiyoruz? Yoksa Afrika’nın daha ciddi bir şekilde pazarlık yapabileceği, kendi gücünü Afrika Birliği gibi örgütler sayesinde masaya daha iyi lanse edebileceği bir dünyaya mı gidiyoruz? Bunlar önemli. Normal şartlarda Trump ve Şi Cinping arasındaki zirvenin, bir de Afrika boyutu olması lazım. ‘’Afrika’da etki alanları, kurallar nedir? Hangi kurallar çerçevesinde hareket etmek gerek?’’ Bu mesele bence önemli. Çünkü Çin’in, Rusya’nın, Amerika’nın etki alanlarına baktığımızda, bazı belirli yerler var, ama Afrika onlardan bir tanesi değil.

Ruşen Çakır: Peki Ömer, atladığımız bir şey yok herhâlde. Çin’i konuştuk, NATO’yu konuştuk, savaşı konuştuk. Burada noktayı koyalım. Sana ve izleyicilerimize de teşekkür edelim. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.05.2026 Mutlak butlan Erdoğan'ın derdine derman olur mu?
21.05.2026 Taha Akyol yorumluyor: Hiçbir hukukçunun havsalasının alamayacağı bir karar
20.05.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: "Öcalan’ı merkeze alan bir süreç AKP için çok riskli"
20.05.2026 Çözüm süreci sadece Bahçeli ile yürüyebilir mi?
19.05.2026 Transatlantik: Trump Çin'de ne umdu ne buldu? | Hürmüz Boğazı bilmecesi
19.05.2026 Devlet Bahçeli süreç konusunda ne kadar samimi? | Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi
18.05.2026 Gürkan Çakıroğlu: “Sürecin artıları MHP’ye, eksileri AK Parti’ye yazar”
18.05.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: Bahçeli’nin yazısı ne anlama geliyor?
18.05.2026 Selahattin Demirtaş’ı bir rahat bırakmıyorlar! |
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı